11 Eylül 2006
Placebo'nun yeni klibi "Meds" ışık hızıyla geldi, ağzımı açık bırakıp gitti. Böylesini görmedim; "yaşamadım"!
Öncelikle yazıyı 18 yaş üstü okuyuculara tavsiye ederim; zira sonra Placebo'nun yediği halt yüzünden Ekşi Sözlük gibi kapatılmak istemem. Demokrasi de bir yere kadar sonuçta...
Klip şok bir gerçekle açılıyor: Brian'ın oğlu Cody'yi yapma nesnesi. Üstte tişört altta sliple orta yaş delikanlısı imajı çizen Molko'nun "Nancy Boy" zamanlarında dahi sergilemediği "gerçekliği" bu kliple yıllar sonra görmüş olmamız dua mı ettirir küfür mü bilemiyorum. Ancak ben bu konuda aydınlandığımı ve bu performansını her klipte görmeyi dilediğimi söylemeliyim. Bu kadar laftan sonra kendime "Horny" şarkısını armağan ettim; ben armağan etmesem siz edeceksiniz nasılsa...
Klibin deprem etkisini atlattıktan sonra asıl hikayesine geçelim: "ot", çer, çöp... "hap", uyku, aspirin... Bakın kodlayarak yazıyorum ki 50 yaş üstü ebeveyn tipimi koruyayım. Efendim, klipte delikanlının gözüne kaçmış bir biçimde uyanıyoruz ve gün boyunca "zehirlenmiş" bir genç ne görürse onları görüyoruz. Bir nevi "Alice Harikalar Diyarı'nda" hikayesi. Biraz da lunaparktaki sihirli aynaların etkisi... Burnunu kanatana dek uğraşmış zaten müziğin efendisi...
Ama anlayamadığım bir konu varsa o da Brian'ın üstündeki kadındır. Slibi sevdik diye her üstündekini sevecek değiliz herhal. Yine de naçizane fikrim şu yönde; madem Brian içtiği "bazı sakıncalı maddeler"in etkisinde halüsinasyon görüp duruyor; o zaman neden üstündeki erkeği de kadın olarak görmesin ki? Bana inanın a dostlar; bu klip, ileride Cody izlesin de "Vay be, babam da erkek adammış!" diye gurur duysun mantığıyla çekilmemiş.
Ayrıca bir acı gerçek de Brian'ı gören Steve Hewitt'in kollarını kocaman açarak Brian'a sarılma isteği. bak Molko'm sana sesleniyorum; bu adam iyi gün dostu. Arkandan bıçaklamazsa şerefsizim... O ne yapmacık bir bakıştır tanrım!!
Son bir mantık hatası daha söyleyip aslında bayıldığım klibi sevmemiş gibi eleştirdiğimden ötürü duyduğum pişmanlığa son vermek isterim.
Brian'cığım, iki gözüm, gözüne kara kara gözlükleri çekmiş, otel resepsiyonuna iniyorsun; röportaj bile veriyorsun. Peki o kadınları gözlüklerin olmasına rağmen nasıl renkli renkli görebiliyorsun? Lens mi onlar yoksa x-ray'in mi var?
Neticede çok derin duygular besliyorum bu klibe; içim de bir hoş oldu haha!
Siz eleştirel yönünüzü kapatıp severek izleyin tabii, bulaşmayın kötü işlere...
8 Eylül 2006
Üç film adı:
1- Eternal Sunshine of the Spotless Mind
2- Adaptation
3- Garden State
İlk iki filmi izlediğimde bu "romantik görünümlü gerçek kurgular"ın bağımlısı olmuştum. Ancak üçüncü bir halkanın varlığından haberim yoktu. Geç de olsa, methi çok duyulmasına rağmen ertelenmiş de olsa, sonunda Zach Braff imzalı "Garden State" izlendi; hem de yağmur yağması dilenerek...
İtiraf etmeliyim ki bir filmi izlemeden önce film hakkında ışıkçısı da dâhil hiçbir detay duymayı arzu etmeyenler kategorisindeyim. Bu nedenledir ki filmin senarist-yönetmen-başrol oyuncusu Zach Braff'ten bağımsız festivallerde aldığı ödüller ve "Scrubs" nedeniyle haberdar olsam da Natalie Portman'ı bir anda karşımda görünce pek şaşırdım.
Ben anlatılmasını sevmem de anlatmayı severim. O zaman rahatsız edici detaylardan kaçarak size filmin kuş bakışı bir görüntüsünü çizeyim. Large, annesinin ölümüyle kasabasına dönen ikinci sınıf bir aktördür. Bu kadar yeter.
Ama asıl dikkat edilmesi gereken noktalar var ki o da tüm oyuncuların doğallığı ve haddinden fazla sevimlilikleri. Bonibon gibiler; rengârenk ve tatlı... Portman, Leon'daki kadar saf; Braff, Scrubs'ta olmadığı kadar naif... Üstelik diyaloglar da romantizme yakın bünyeleri on ikiden vuracak nitelikte.
Tamam, kâğıt üstünde güzel her şey… Peki ya çekimler? Büyük ödülü çekimlere veriyorum.
Her sekansta kusursuz bir renk uyumu mevcut en başta… Bağımsız film olmasının getirdiği bazı kamera kusurları yok değil ama biz kadı kızını olduğu gibi sevenler cemaatindeniz.
Filmin bir diğer artısı da soundtrack'i… Braff'in bugüne kadar dinleyip sevdiği tüm şarkılara filmde yer vermiş olması alkışı hak ediyor. Üstelik Remy Zero, Frou Frou gibi küçük bir çevrede adını duyurabilmiş grupların başkaları tarafından da fark edilmesi sağlanıyor. Tabii bunun yanı sıra The Shins ve Simon & Garfunkel gibi isimler de listeyi yıldızlarla süslüyor.
Eh ama yeter mi diyorsunuz? Güldüm ben şimdi. İnternet sitesine de bir uğrar mısınız? Yağmuru seviyorsanız... Gözyaşını da...
Neticede Garden State'in yarattığı tüm olanaklardan yararlanın; görsel, işitsel, dokunsal...
Yüreğinize iyi gelecek, sözü benden! Gidip bir daha mı izlesem ne yapsam...
7 Eylül 2006
RAKIN KOK
Listesi açıklandığı andan itibaren hunharca çentik atmaya başladığım Rakın Kok'u geride bırakalı dört gün oldu. Fakat halen görünmez adam suretinde yaşıyor, kendimi yataktan koltuğa, koltuktan yatağa bırakıyorum. Bu nedenle yazıda akli boşluklar olursa sizden en bir güzel biçimde doldurmanızı bekliyorum.
1. Gün- 2 Eylül
İlk gün sabah altıda ulaştığımız Hezarfen'i görenler Boğaz Köprüsü görmüş kadar sevindi. Zira kör itin bile ölmeye tenezzül etmeyeceği bir noktada konumlanmıştı mekan. "Çadırı kuralım, haydi hop!!" diye basın tarafına akın ettiğimizde yanımıza kalan yegane unsur çamur oldu. Ayakkabımı tanıyamadım; Yeti'nin çamurlanmış versiyonuna dönmüştüm. Neticede Burn arkasında kamp yapılmaya karar verildi ve ne de memnun kalındı.
Saat 12'de "Du bakalım Aydilge Suede söyleyecek mi?" diyerek Burn'e koştum. Tabii boşuna yorulmuşum. Son derece başarısız bir ses sistemi ve Aydilge izleyip bir saatimi boşa geçirmek, festivalin açılışını hiç de görkemli yapamadı gözümde. Yine de kızımız "Bimbambom"u kavırladıktan sonra dahi alanı terketmediğim için sabırlı sayıyorum kendimi.
Aydilge sonrası kendime gelme çalışmalarını başarıyla yürüttükten ve Hayko Cepkin ile Yüksek Sadakat performansını en uzak noktada durarak atlattıktan sonra tekrar Burn'e geçerek Pet Shop Boys tribute'u West End Girls'ü izledim. Batılı kızlar son derece hazırlıklı gelmişlerdi ve pek de keyifli şarkılar seçilmişti. Üstelik kartpostalları da yanımıza kaldı.
Performans arkası hiç beklemeden ana sahneye koşmam gerekti zira Mercury Rev'e geçiş sırasıydı. Konsere katılım oldukça azdı ama grup tam formundaydı. Özellikle vokalist Jonathan Donahue'nin meşhur kanat çırpma hareketini ve gitarla oynadığı oyunları izlemek pek keyifliydi.
Mercury Rev'in inişiyle sahne, Rakın Kok'un en iyi üçüncü performansı olarak addettiğim Gogol Bordello'ya kaldı. Adamlar Red Bull kazanına düşmüş gibiydiler ve tam bir teatral ekip olduklarını herkese kanıtladılar. Özellikle vokalist Eugene'in kostümüne bayıldığım hanım kızımızı yakalayıp yakalayıp mikrofona haykırtması pek hoştu. "Start Wearing Purple" ve "Madagascar" ise kusursuz... Yalnız Eugene'in backstage'e giren tüm kızların dudaklarına yapışması "Yeni bir Hugh Hefner mı doğuyor?" tartışmalarına yol açmadı değil. Her sene bekleriz, ırzımıza geçilmeden...
Gogol sonrası Şebnem Ferah'a yaklaşmadım, sinevizyondan dahi görmedim ve zerre pişman değilim. Zira dayanabilme kapasitemin en son sıralarına denk düşen Ferah'ı dinlemeyi tercih etmeyip bir köşede ferah ferah yemek yemek çok daha fazla işime geldi.
Eh dinlenmiş ve yenilenmiş biçimde Kasabian'a geçtiğimde umut doluydum fakat neye yaradı? Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Kasabian, beklediğim çok altında bir performans ve %80'i yeni albümden oluşan playlist'iyle hayal kırıklığına uğrattı. Hele ki solistin "No drugs!! İstanboouulll!! Hobaaa!!!" tavırları sayesinde iyiden iyiye soğudum. Küstüm Kasabian'a, gelmesinler bir daha... Geleceklerse de sadece "LSF" çalıp insinler.
Peki Muse? Hiç beklemezdim. Gerçekten kaliteli bir performans sergilediler ve benim gibi Muse'la ilgisi olmayan insanlara bile single'larını nasıl ezberlettiklerini gösterdiler. "Hysteria", "Showbiz" ve "Plug In Baby" enfesti. Belki de Muse'un en büyük artısı, şarkıları yüksek tempoda seçmiş olmaları ve müthiş ışık ve sahne sistemleriydi. Aferin, 4!
Birinci gün bitti. İkinci günü bayinizden ısrarla isteyiniz.
2.GÜN- 3 EYLÜL
İkinci güne ben kafadan en öne kurulmamla başlayayım iyisi mi; zaten başka bir yere kıpırdamadım.
Saat bir civarı tam da en ön-en ortada durmak üzere karar vermiştim. Zaten 11 saat ne demekti ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi.
Nah geçermiş...
Saat iki itibariyle Ogün Sanlısoy'la açtık tarifeyi. Gördüğünüz gibi gece vakti gündüz tarifesi açtırmaya benziyor tıpkı; ucuz. Ancak Sanlısoy'un ekibi çıktığında şaşkınlık mimiklerinden mimik beğendim zira "Bizim Bijen" gitmiş adamın gitaristi olmuş. Zaten o çocuğun yarattığı dumurun haddi hesabı yok; bir ara Mor ve Ötesi'nin albüm kartonetinde de ismi geçiyordu.
Ardından sıra Vega'ya geldi ki en iyi Törkiş performansın Vega'ya ait olduğunu söyleyebilirim. Deniz'in "evimizin kızı" halleri, Bülent Ersoy dansları ve seçtiği "şık" repertuvar sayesinde çok eğlenceli 50 dk. geçirdik. Ama tam 50 dk. geçirdik; zira saat 16.11'de, daha Deniz veda bile etmemişken sahneden indirdiler grubu. Organizasyonun zayıf halkalarından en basiti... Seneye ya da ondan sonraki senelere vega'ya teklif bile götürmesin Pozitif ekibi, red cevabının yüzlerine yapışacağı kesin!
Saatler beşe yaklaştığında sahnede Reamonn belirdi. Grubun "haliyle" bildiğimiz tek şarkısı "Supergirl" olunca katılım düşük seviyelerde kaldı. Yine de Alaman solistin pek eğlendiğini söyleyebilirim. Grubun bateristi de çok başarılıydı ayrıca, bol bol kritiğini yaptık. Bu arada "Grubun ismi solistin isminden geliyor." dediğimde "Haağyııırr o soyadııığğ!!" diyenlere de tokat şeklinde bir cevabım olacak: adamın adı Reamonn'mış, oh olsun!
Geçiyorum Duman'a. Bu saate kadar gülüp eğlenmiş, önlerde sıkışmadan rahat rahat zıplayıp hoplamıştık. Fakat Çin işkencelerine taş çıkartacak saatler tam da bu noktada başladı. Arkada Haçlı Seferleri'nin başladığına dair emareler vardı; zira tüm bölge üstümüze yıkılmıştı. Demir tam da kabuga kemiklerimi ezmeye başladığı anda, İsa gibi gökyüzüne çıkacağımın hayallerini kurmaya başladım ben de. Duman her zamanki gibiydi; sıkıcı, çıplak ve böğürtken. Ama imdadımıza koca koca balonlar yetişti ve kısa süreliğine de olsa çocuklar gibi şendik. İki kaburga kemiğimden arınmış olmanın hafifliği de vardı üzerimde tabii... Bu arada şansa bakın ki konser sonrası Kaan'ın penası tüm duman hayranlarını es geçip benim önüme düştü. Aldım cebime attım. Fender'miş. Gitara başlarsam kullanırım.
Duman indi, Sisters Of Mercy çıktı. Adamların belirmesiyle öndeki insan sayısı da iki katına ulaştı. Artık yalnızca arkadan ittirilmiyor, sağ ve soldan da baskı altında bulunuyorduk. Öyle ki resmen istiflenmiş sardalye kıvamında boncuk boncuk dizilmiştik. Allahtan daha önce şişelediğimiz sularımız imdadımıza yetişti. Arkadaşım birini kaptırmış olabilir ama diğeri çok işimize yaradı.
Sisters performansı bitmek bilmedi. Tüm beklentilerimi de sönmüş balona çevirdi. Sıkılmaktan dahi sıkıldım konser sırasında. Ayrıca şöyle de bir gerçek var; adamlar göz göre göre pleybek yaptı. Dandan davul sesi geliyor ama sahnede davul yok. Gitar sesi geliyor, gitaristin eli kımıldamıyor. Ya sihirbaz takımı getirdiler önümüze ya da yuh olsun Sisters Of Mercy'ye...
Sisters ardından katlanan kalabalık bizi artık yalnızca parmaklarımızı hareket ettirebilecek kıvama getirmişti. Kan, ter, bilimum bulaşıcı hastalık, ne varsa zerreler halinde üstümüzde dolaşıyordu. Ama Editors belirdi; tüm olumsuzlular köşeye atıldı. Adamlar bu kadar mı sevimli, enerjik, başarılı, heyecanlı olabilirdi... Hem üstüne "All Sparks", "Bullets", "Fingers In The Factories" ve "Munich" çaldılar ki Editors'a tapınma sebeplerime yenilerini ekledim konser sayesinde.
Tabii assolist hadiseyi sona bıraktım: solist Tom'un döktüğü biraya basıp önümüzde yeri öpmesi. Zaten her yerim ağrıyordu, bir de gülmekten karnıma ağrılar girdi tam oldu. Ama Tom düşünce gitarı öyle bir parçalamıştı ki çürüğe çıkan aleti seyirciye fırlattı ve "ohaaa gitar uçuyor ulaaann!!" nidalarıyla güzelim alet şanslı bir ele ulaştı. Halbuki bana ulaşmalıydı; neden? Elimde tam da ona yakışacak bir pena vardı da ondan. Gitar da Fender'di. Ağlıyorum...
Veeeeee yüzyılın beklenen anı: Placebo. Sahneye Infra-Red'le çıkan ca'nım grubum ağırlıklı olarak yeni albümden çalmış olsa da en sevdiğim Placebo şarkısı "Special K"i arayı sıkıştırmayı başardı. Özel olarak tineyçliklerim kısmında anacağım bir dizi hareketi de bu şarkıda gerçekleştiren "Brian'ım Nancy Boy'um Molko'm" müthişe yakın bir performans sergiledi.
Ama burada performans yerine bir takım dedikodulara yer vermek istiyor gönlüm.
Birincisi Brian'ın saçlarına ak düşmüş. "Nereden gördün?" diye soranlara 11 saati kapak eder, en ön-en ortada olduğumu tekrar tekrar tekrarlamak isterim.
İkincisi Stefan gerçekten de masallardaki devlerin boyutlarındaymış ama pek de sıcakkanlıymış. Öyle ki önümüzde bittiği her anda hem gülümseyerek selam vermesi, hem de o işveli pozlarıyla pek sevdirdi kendini.
Üçüncüsü Brian'ın içindeki Tecavüzcü Coşkun'u çıkartmış olması. Öyle ki birinci bis öncesi besmele çekmeden stefan'ın üstüne atlayan Bri (artık samimi olduk, kısaltma kullanabilirim) Stef'i (onunla daha samimiyiz) defalarca öperek helali yaptı. Tıp gelişse de bir Cody de Stef'ten yapsa Brian. Ama tıp gelişmeden benden de yapabilir; açık çek...
Peki grubun sapıklıkları bu noktada bitti mi? Oh no no!! İkinci bis öncesi bu sefer de Stef'in libidosu şahlandı ve tabir-i caizse Brian'ın arka nahiyesini avuçladı. Gördüğünüz gibi baba olabilirler, otuzuna gelip göbek bağlayabilirler ama hala seksüeller. Yerseniz...
Dördüncü ve en mühim dedikodum playlist. Bir arkadaşın ele geçirdiği orijinal şarkı listesinde gördük ki meğer bisler bile planlanmış. Kandırıldık a dostlar. Aslında boşu boşuna "bis bis bis!!" diye haykırmışız anlayacağınız. Zaten bis dediğin ne zaman yapılır? Normal konser süresi bitince. Ama Placebo bis'leri de normal konser süresi içinde yapıp kalbimizi parça pincik etti. Bir dahaki sefere telafi isterim.
Tineyçliklerim köşesi:
- Special K'de Tarkan konserine gelmiş kızlar gibi bağırmaca, gözleri dolmaca.
- Stefan'a parmağımın ucuyla dokunmaca.
- Brian'la Post Blue esnasında göz göze gelmece.
Vallahi de bu kadar. Daha kötüsünü yapmadığıma dua edin.
Gece sonunda ne kadar yorulduysam bunu yazarken de o kadar yoruldum ayol. Siz okuyun ama, küserim...
30 Ağustos 2006
26 Ağustos 2006
Bonjour monsieur, Bonsoir mademoiselle! Kulağınızın aşina olduğu sesler üzerinde biraz oynamaya ne dersiniz?
Nouvelle Vague, Türkçe'siyle "yeni dalga", Portekizce'siyle "bossa nova", aslında Pedro Almodovar filmleri izleyenlerin son derece alışık olduğu bir müzik türü/ artık grup. Şöyle ki "dum tak tıka tak" ritimleri sarıveriyor bedeninizi...
Fransız müzisyenler "Marc Collin" ve "Olivier Libaux"nun hayata geçirdiği bu konsept grubun yaptığı müzikte sorular bildiğimiz yerden çıkıyor: Kavırlar... Peki bu kavırları kimler yorumluyor?: Kadınlar... Üstelik bu kadınlar yorumladıkları şarkıları daha önce hiç duymamışlar.
2004 çıkışlı "Nouvelle Vague" albümü, en çok çizdiğim cd'lerden biri. İçinde Joy Division nirvanası "Love Will Tear Us Apart", Tuxedomoon'un gözyaşı spreyi "In A Manner Of Speaking", The Clash'in efsanevi şarkısı "Guns Of Brixton", Dead Kennedys'i tanıma vesilem "Too Drunk To Fuck", kuş seslerinin ovalara yayıldığı The Cure evladı "A Forest", 80'lerden kalma en sevdiğim şarkılardan "A Flock Of Seagulls- Wishing" ve tabii isimlerinin başlıca İngiliz temsilcisi, new wave'in efendisi Depeche Mode'un "Just Can't Get Enough"ı... Hepsi ama hepsi enternasyonel kadınlara ait iç gıcıklayıcı yorumlara bağlanmış. Özellikle Melanie Pain'dir ağrı kesicim. Gözünüzü kaparsanız Haiti sahillerinde hindistan cevizi suyu içiyor gibi hissetmemeniz imkansız...
Bulunduğumuz yılda ise ikinci albümlerini yayınlayan grup, debut kadar olmasa da yine çok başarılı ve titiz bir şarkı listesiyle çıkıyor karşımıza. Öncelikle favorimi söyleyim ki farklı bir yerde dursun: Bauhaus kavırı "Bela Lugosi's Dead". Önceki albümde bir "Sisters Of Mercy", bunda "Bauhaus" ile goth'a gönül vermişlerden makas alıyor Nouvelle Vague.
Diğer güzellikler "Buzzcocks- Ever Fallen In Love", "Echo And The Bunnymen- The Killing Moon", "New Order- Blue Monday", "Blondie- Heart Of Glass" ve "Buzzcocks- Ever Fallen In Love"...
Bir rivayete göre, hisli bir pazartesi gecesi parlayan mehtabın altında camdan bir kalp gömerseniz toprağa, aşık olduğunuz kişi tez vakitte bağlanacaktır size...
Dozunda gömünüz... Doz aşımı dinleyiniz...
23 Ağustos 2006
Balkanlardan gelen sıcak müzik akımı "Gogol Bordello" 2 eylül Cumartesi günü İstanbul'da. "İyi de Gogol Bordello ne güzel kardeşim, yenilir mi o?" sorularını sıkça duyduğum bugünlerde etrafımdaki güruh canıma yettiğinden şimdi bu grubu es geçmişler için bir iki kelamım olacak. Tanıyanlara ise "Küt Küt Atıyor Kalbim" şarkısını armağan ediyorum hislerine sauntirek babında...
Ukraynalı hemşehrileri "Gogol" ile İtalyan genelevi "Bordello"yu toplayarak isim bulmuş grup son birkaç senedir komşu ülkelerde adını bolca duyurmasının ardından Amerika'lara kadar yayıldı. neden? sahne performansını gören bir şahsiyet gelecek sefere yanındakileri de sürükleyerek götürmeye kalkarsa ve bu zincir "Titan Saadet Zinciri" kıvamına gelip "gerçek saadet" satarsa yolunuzun nereye düşeceğini kestiremezsiniz...
Gogol Bordello'nun punk müziği alıp Balkan müziğine katması ile pek leziz bir çorba tadıyoruz. Öyle ki punk modasının yaratıcısı Vivienne Westwood'un görse Kızıldeniz misali çat diye ortadan ayrılacağı solist "Eugene Hütz" hem kaytan bıyıkları hem de punk usulü terbiyelenmemiş kıyafetleri ile sahneye çıktığı andan itibaren aura'lar gökkuşağına dönüyor; etraf aydınlanıp coşuyor; adrenalin sel olup akıyor. Özellikle "Start Wearing Purple" ve "Madagascar"da azıcık İngilizce azıcık Ukraynaca kotarılan sözlerin ve kemanından akerdeonuna müzik aletlerinin cazibesi ile yer düşman gelecek size!
O yüzdendir ki Rakın Kok'a en yumuşak ayakkabılarla gelmeyi unutmayın; hatta mevcutsa kırmızı dans pabuçlarınızla gelin; zira bir an bile durmayacağınızın taahütü benden...
21 Ağustos 2006
HANÇER YARASI DEĞİL "THE KNIFE" KURŞUNU DEĞDİ
The Knife, 2006'nın elması kızaranlarından. Sınıfı öyle bir geçti ki karnesi yıldızlarla süslü...
Milenyumun ilk ayağında debutleri "The Knife"ı yayınlayan kuzeyli kardeşler, 2003 çıkışlı "Deep Cuts"la ödüllerden ödül beğenip sıra 2006 harikası "Silent Shot"a geldiğinde billboard'lara mıhlanmayı bildiler.
Elektronik müziğin son birkaç yılda nasıl da yol katettiği aşikar. İşte The Knife da alternatife gönül verenler üzerinde tıpkı Fischerspooner, Lcd Soundsystem, hatta vatandaşları Röyksopp gibi büyük bir etki yaratıyor; ki müziklerinin en çok da Röyksopp'a yakın olduğunu söylemeliyim.
Zaten vokalist Karin Dreijer de fazlasıyla aşina bir isim. Zira Röyksopp'un müzikal deprem etkisi yaratan şarkısı "What Else Is There"de vokaller Karin'e ait. Gerçi kızımızın sesi o kadar "farklı" ki zaten nerede duysanız ayırt edebileceğiniz cinsten. İsveçli olmasının getirdiği aksansa pek yakışıyor buz yorumuna...
Grubun bir güzelliği de hem cinsiyet ayrımına karşı olup hem de fotoğraf çektirmekten kaçınmaları, sadece müzikleriyle anılmak istemeleri. Bunun içindir ki ikili kah yüzlerine bir maske geçirip çıkıyor sahneye; kah karaltılar içinde poz veriyor. Eh bize de tebrik etmek düşüyor.
"Deep Cuts"tan Girls' Night Out, Pass This On ve Heartbeats sizin olsun. "Silent Shot"dan Marble House ve Silent Shot'ı, hatta yeni single "We Share Our Mothers' Health"i de alın...
Ama yara bandınızı da hazır bulundurun ki The Knife'ın dumtıslarla çizdiği kalbiniz fazla kanamasın...
18 Ağustos 2006
Babyshambles dağılıyor mu? Pete Doherty ve Carl Barat yeniden Libertines çalışmalarına mı başlıyor? Carl ve Pete beraber yemek yemişse Pete Kate Moss'u aldatmış olur mu?
Üçüncü soru hariç diğer iki soruyu birleştirerek sizlere mevsiminde toplanmış hormonsuz çilek kadar taze bir haber veriyorum şimdi. Shambles hayranları varsa kemerlerini taksın ki yudum reklamlarına dönmesin işimiz:
Babyshambles'ın ikinci albümü yolda. Hem de dokuz ay 10 gün beklemeye gerek kalmadan, Eylül'de doğuyor. Henüz on şarkıya dahi ulaşılabilmiş değil ancak "Beg, Steal or Borrow", "French Dog Blues", "I Wish", "The Blinding", "Fixing Up To Go" ve "Sedative" gibi şarkıların varlığı kesin.
Albümün adını da MTV News'tan öğrenmiş olup dikkat eksikliği nedeniyle şu anda hatırlayamamakta, dolayısıyla da paylaşamamaktayım. Ancak kim ki yardımını esirgemeyip beni hipnoz ederse bu devlet sırrına ulaşmış olacaktır.
Yine de sizlere bir kıyak geçip yeni şarkılardan "Beg, Steal or Borrow"u indirebileceğiniz yegane link'i tam da buraya koyuyorum: İndirin; kaçmasın!!
Bu arada unutmadan üçüncü ve sona sakladığım sorunun cevabını da vereyim. Magazin dünyasına hoşgeldiniz:
Kate Moss ve Pete Doherty bu haftasonu İbiza Adası'nda evlenmeye karar vermiş ve parti organizasyonunu çoktan tamamlamışlar. Eğer ki birinden biri sızıp kalmazsa tarihin önemli vakalarından birine tanıklık edeceğiz. Hayırlı, uğurlu olsun; bir de oğulları olsun...
Ekleme: Albüm adı "What Goes On Tour Stays On Tour". Hem aslında on şarkıya da ulaşmışlar; panik yok; dağılın!
17 Ağustos 2006
Başlık sadece bir mesajdı; siz ona bakmayın. Sıcaklardan mıdır nedir iki üç notaya bağlı, yormayıp da tatlı tatlı esecek şarkılara bağımlıyım bu aralar. bir yazı aşağıdaki The Strokes'un yanısıra şimdi iki örnek daha vereceğim.
Birincisi "Kings Of Convenience- I'd Rather Dance With You"... Bütün bir kış boyunca bu şarkıyı o kadar çok es geçtim ki şimdi pişmanlıktan sürüm sürüm sürünüyorum; yine de utanmadan açmış dinlemeye devam ediyorum. Şarkı, karşı konulamaz bir salon dansı isteği doğuruyor; kabarık etekler, Plath saçları... Türkan Şoray gibi swing, swing, swing yapma arzusu... Yıl boyunca tek bir kitap bile okumayıp izlediği yegane filmi de sevmeyen çocuğa "Sus bakayım, kalçalar sağa sola!" deyip çocuklaşma dürtüsü...
İkincisi "The Kooks- Naive"... Bu Bowie'den isim çalan cücelerin tam da adı gibi naif bir şarkıyla çıkmış olmaları takdire şayan; fakat benim Naive'de takıldığım nokta nakarat kısmı ve vokal Luke Pritchard'ın arabesk gırtlağı. Öyle ki Küçük Emrah'tan İngilizce şarkı dinliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz ve siz de tam o sesle söylemeye başlıyorsunuz. Üstüne basa basa "ğ" çalışmaya razıysanız emin olun bu şarkı sizi de kapana kıstıracak.
Sözüm size yaz günü albüm çıkaracak şahıslar... Böyle şarkılar yapın ki bunalımlara girmeyelim; eğlenip dans edelim. yüzümüz güleçleşsin...
Hadi bakalım şimdi: sol sol la sol...
13 Ağustos 2006
The Strokes 70'ler denizine daldığı ilk albümle rekorları kırıp "the- s" gruplarından on yüz bin milyon tane daha yaratmayı başarmış olabilir. Kısacık "Is This It"in her bir şarkısı birbirinden leziz olabilir. Ve hatta debut sonrası gelen "Room On Fire" ve "First Impressions Of Earth", The Strokes'un bir ileri iki geri gittiğinin kanıtı olabilir.
Fakat "First Impressions Of Earth"ten çıkan bir yeni single var ki benden içeri: You Only Live Once
İlk albümden kalma tatlı agresiflik, amatörlüğün verdiği tat, "catchy" melodiler... Salı pazarı gibi bir şarkı yapmışlar, ne ararsanız var.
Üstelik klibi de bu aralar izlediğim nadir iyilerden. Hani çamur banyosu dedikleri, kanalizasyon çukuruna düşmek dedikleri bu olsa gerek; biz de üstümüze beyazları çekip "Kirlenmek güzeldir!" diye haykıran Omo reklamı karakterlerinden mi olsak, ne yapsak?
Neticede söylemeyenin bir yüzü, izlemeyenin iki yüzü kara...
Bas bas paraları The Strokes'a bir daha mı geleceğiz dünyaya!!
8 Ağustos 2006
bakın size küçük emrah hikayelerini aratmayan bir adamdan bahsedeceğim şimdi: sufjan stevens
sufjan daha birkaç günlükken biyolojik annesi tarafından bir evin önüne bırakılır. kundağında elbette "ona iyi bakın" yazmaktadır. maddi durumu hiç de iyi olmayan yeni ebeveynler yine de bu yavrucağı alır, evin diğer üç çocuğuna kardeş olarak belletir ve ona bir islam kahramanı olan ebu süfyan'ın adını verir. işte bu hikaye tam da michigan'da, yani sufjan'ın daha sonra adına koca bir albüm yapacağı şehirde geçmektedir.
bu roman karakterlerine taş çıkartacak halk ozanının hem yürek dağlayan, elliot smith tadında hem de "e ama oturmaya mı geldik?" bazlı şarkıları mevcut. hristiyanlık temalarını, tanrı inancını, ailesine duyduğu şükranı ve belki de tek handikapı olan fakat yine de kusur sayılmayan vatan aşkını şarkılarına bol bol yansıtan stevens'ın aynı zamanda neredeyse tamamını kendi çaldığı şarkılarında bir büyük pay da banco, zurna gibi ortadoğu müziğine çok yakın enstrümanlara ait. yani stevens, evrensel müziğin abd şubelerinden belki de en işleği...
tabii bu işleklik durumu kendisini albüm sayılarında da göstermekte. 2000'den beri her yıl bir albüm çıkartan stevens, en çok da kafayı takmış olduğu "50 eyalet" projesiyle merak uyandırıyor. bu proje kapsamında abd'nin 50 eyaletine birer albüm çıkaracağına yemin etmiş adamımızın şu an "michigan" ve "illinois" için yaptığı iki adet cillop gibi albüm bulunuyor.eğer bu iki eyaleti gezecekseniz haritaya ihtiyacınız yok; alın sufjan stevens şarkılarını, kulaklığınızı takın ve bırakın bu müzikli rehberiniz sizi dolaştırsın. zira albümdeki şarkıların tamamı bu şehirlerin tarihi, doğal, insan öykülerini anlatıyor.2007'de ise oregon, rhode island yahut minessota'ya düşecek yollar...
stevens'la bağ kuracaksanız "they are the night zombies! they are neighbors! they have come back from the dead! ahhhh!" ile başlayın derim. isim morrissey şarkılarına meydan okuyacak kadar uzun olsa da daha çok görecekseniz bu satır dolusu adlardan.
ardından arcade fire tadındaki "chicago" ile tepeden bir izleyin şehri. sonra "demetrius"a geçin ve tam ortadaki zurna taksimini dinleyin; köklerinizi hissedin ve göreceksiniz bağımlısı oluvermişsiniz.
aslında kimi kandırıyorum ki? hepsini alın, hepsini yutun, zerre kalmasın!
bu adamın hikayelerini dinlememişseniz daha da müzik dinlemeyin...
2 Ağustos 2006
GERÇEKTEN, DELİCESİNE, DERİNDEN
fani dünyanın gazabından kaçıp yine de popun esiri olmak mı istiyorsunuz? masalsı liriklerin cazibesine kapılıp sürüklenmek mi arzunuz? falsetto sesleri sert seslere tercih mi edersiniz? "evet"se buyrun sizi arkadaki vahşi bahçeye alalım...
savage garden, iki albümlük kısa bir geçmişe sahip. ancak bu demek değil ki sabun köpüğünden ibaret. bilakis 1993'te vokalist darren hayes rahip okulunu bırakıp, dindar bir öğretmen olması yönünde çizilmiş kaderini kapının önüne koymasının ardından müziğe teslim olmuş; müzisyen bir aileden gelme damarını kessen nota akacak, eksiksiz tüm müzik aletlerini ustalıkla çalabilen daniel jones'la eşleşmiş ve avustralya'nın küçük bir kasabasında başlayan yolculuk kısa sürede dünya turuna dönüşmüştür.
her zaman "en sevdiğim on albüm" arasında yer alacak debut "savage garden" dan çıkan "truly, madly, deeply" grubun virajı geçip hızlanmasına yol açacak başlıca şarkı olup ayrıca çok da bilinen bir melodidir. zaten şarkı, VH1'ın "en sevilen 100 aşk şarkısı" içinde de bulunmaktadır. ancak hayallere bilet almış kızın öyküsü "to the moon and back", tekerleme niyetindeki "i want you", hayes' in sesini fütursuzca kullandığı "tears of pearls", nazar boncuğu "universe", gruba adını veren anne rice romanlarından kopup gelmiş "carry on dancing", dans dans dans temalı "violet", benim diyen rock parçasını cebinden çıkaracak "break me shake me", kelimelerin dünyasını anlatan "a thousand words", zamanın kısalığına dem vuran "promises" ve küçük bir pazar gezintisi tadındaki "santa monica" albümün kalan kısmında bir milimetrelik dahi boşluk olmadığının kanıtlarıdır.
ikinci albümleri "affirmation"la dingin sulara yelken açan grup, debut kadar başarılı olmasa da yine tadı kulağımızda kalacak bir esere imza atmayı başarmıştır. kirsten dunstlı klibiyle gönül çelen "i knew i loved you" ve özgürlük sonesi "animal song" albümün tanınan yüzü olup, asıl alamet-i farikalar, bir çırpıda söylenen ve içinde "abur cubur, zararlı olduğu için pek tatlıdır" gibi hoş tespitler barındıran "affirmation", iki kalp arası kurdele "crash and burn", kuvvetli veda baladı "two beds and a coffee machine" ve tül gibi hafif "gunning down romance"tir.
iki albüm ardından grubun medyatik yüzü darren hayes, egosuna yenik düşerek grubu dağıtma kararı almış ve solo çalışmalarına başlamıştır. fakat 2002'de çıkardığı "spin" albümü, içinde "insatiable" gibi nefes nefese bir şarkı barındırsa da albümün kalitesi savage garden çalışmalarınsan fersah fersah uzak bir tablo sergilemektedir. 2004te "the tension and the spark" adlı yeni bir albüm daha yayınlayan hayes'in bu albümü ilk solodan çok daha başarısız olmuş, adının aksine hiçbir fırtına yaratamamış, "i like the way" hariç esip geçmiştir. zaten hayes'in çıplak kadınlarla çektiği britney spearsvari videosu "popular" da durmak istediği basamağın aynasıdır.
hayes şu sıralar 2007'de çıkaracağı yeni albümünün çalışmalarına devam ederken bir yandan da medya malzemesi olmaya devam etmektedir, zira haziran ayında iki yıldır beraber olduğu sevgilisi "richard cullen" ile evlenerek yıllardır süregelen eşcinsellik tartışmalarını doğrulamış, bu sayede yeniden gündemde yer almayı başarmıştır.
daniel jones ise evlenip avustralya'da kalmış ve lokal gruplara prodüktörlük yapmaya başlamıştır. halen çizgisinden sapmamış halde sessiz sakin hayatını idame ettirmektedir.
neticede savage garden 90'ların unutulmazlarından, kelebek kadar kısa ömürlü fakat büyüleyici olanlardan...
grubu vahşi bahçelerine gömerken şu cümleyi sarfedip toprağı atıyorum şimdi:
"en azından cesedi yakışıklı kaldı."
23 Temmuz 2006
dans pistlerinin vazgeçilmezi, kayıp insanların marşıdır pulp!
ıslak rüyaların, tamamlanmaya niyeti olmayan ergen krizlerinin, sokak kokulu geçmişlerin, "biri bizi gözetliyor" insanlarının intikamını almaya yeminli grubun gelmiş geçmiş en başarılı "ironi" topluluğu olduğunu bilmeyen var mı? varsa kapı açık, arkanı dön ve çık ey o "bir" kişi!!
grubun demirbaşı, taçsız kralı, adının başharflerini isa'yla paylaşan isa karşıtı jarvis cocker'ın "ingiliz serge gainsbourg" olduğunu söylesem hata etmiş olmam. zira onlar kadar sekse düşkün ve ağzının fermuarı bozuk iki söz yazarı, onlar kadar çatal fakat teatral sesli iki vokalist daha gelmemiştir dünyaya. üstelik jarvis cocker, gainsbourg tribute'u "monsieur gainsbourg revisited"de "je suis venu te dire que je m'en vais- i just tell you that i'm going" parçasını seslendirmiştir.
ukala jarvis, yazdığı her şarkıyla ayrı ayrı iç geçirtmiş, kimi zaman güldürmüş, kimi zaman daha az güldürmüş ama hep "helal olsun!" dedirtmiştir. örnek mi? hemen en çok bilinen şarkısı "common people"da yunanlı zengin kıza sarfettiği şu dizeyi (paragraf diyeyim) ele alalım ki laf giydirme sanatını öğrenelim, coşalım:
"mesela paran olmasın" dedim "ne komiksin" dedi, "öyle mi? bak bakalım senden başka gülen var mı burada..."
üstelik jarvis sadece söz yazımında mikropluk etmemiş, 1996 tarihli brit awards'ta, sahnede çocuk korosuyla salınarak şarkı söyleyen michael jackson'ın önüne atlamış, arka nahiyesini göstermiş, korumalar tarafından kovalanırken birkaç tur atmış, üstüne bir de tepelere tırmanmış ve bu müthiş görüntüsüyle bizim de gönlümüzde yükselip başı arşa değecek vaziyete gelmiştir. ancak o yıl pulp dünyanın en prestijli ödülü kabul etiğim mercury prize'ı da almıştır. dahası az önce sapkınlığından dem vurduğum haliyle, bir gece ansızın kız arkadaşının odasına tırmanmış, hemen ardından aşağı düşmüş; kaş yapayım derken göz çıkarmış, bunun yanısıra kafa kol çıkarmış ve neticede bir süreliğine tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur.
pulp, 83'ten 2001'e yedi adet albüm yayınlamış, bunlardan "his n hers", "different class" ve "this is hardcore" üçlemesi kulaklara taht kurmuştur. "his n hers" bir geçiş albümü, "different class" pulp'ın eğlenceli yüzü, "this is hardcore" ise acıklı tarafıdır. grubu tanımak için üçünü de dinlemiş olmanız şarttır. şarkı önermiyorum zira ayırt edemiyorum, hepsi çocuklarım gibi...
ama sözlerine dikkat etmenizi, jarvis' in ah ve oh'larına kanıp hayallere dalmamanızı tembihlemek asli görevim, zira jarvis (adı o kadar güzel ki hecelemek istiyorum) kanımca morrissey'den sonra gelen en mühim şarkı sözü yazarıdır.
bilen bilir, "pulp", "ucuz, basit" demektir fakat pulp'ın başarısı asla ucuz olmamıştır... ironisi de buradan başlamamakta mıdır zaten?
15 Temmuz 2006
FANTASTİK TÜRK KLİPLERİ
aşağıda göreceğiniz işbu incelemede kliplerin ortak özelliği yıllar sonra dahi hatırlanması olup çoğunlukla güldürmesi bazen de sadece "o neydi be!" dedirtmesi nedeniyle listede yerini almıştır.
vee motor!!
10- tuğçe san- neredesin: o yılların vamp kadını tuğçe san, tekerleme niteliğindeki sözlerini dört dörtlük bir kliple birleştirmiş; yılan derisi bir bluz ve pantolon giyip boynuna da koca bir piton dolamak suretiyle haftanın en şık bayanı olmuştur. yılanın tuğçe'nin kıyafetiyle aynı renk olması ise ayrı bir hoşluktur. boynuna yılan dolayan kız için bir alkış!
9- kutsi- aşkın gururu: yılın patlamasını gerçekleştiren kutsi; west side story, love story ve casablanca'dan sahneleri canlandırmakta ancak hangisinde daha kötü olduğuna bir türlü karar verdirtmemektedir. yine de esas kızın abisini bıçakladığı sahnenin en abuk sahne olduğunu söyleyebilirim. bunun dışında klip süresince geçen altyazılar klibin en şok edici kısmını oluşturmaktadır. hatta, az sonra ölü olacak gencin kutsi'ye sarfettiği "sarı benizli ödlek" lafı ile kutsi ve doktor arasında geçen "D: karın çok hasta. K:hastayı tanımlayın. D:ölüyor K: daha 24 yaşında..." diyaloğu en iyi senaryo dalında kutsi'yi oscar sahibi edebilecek niteliktedir.
8- hilal cebeci- ipe ipe geleceksin: hanım kızımız; jennifer lopez, kylie minogue ve shakira'nın klipte giydiği kostümleri birebir taklit ederek göz alıcı bir sahtekarlığa kavuşmuş, üstelik doğuş imzalı şarkının sözlerindeki "ipe ipe gelmek" kalıbı uzun süreler "türkçemi kaybettim bulamıyorum." nidalarını sayıklatmıştır.
hilal'i ipe ipe gönderiyoruz (ipen ipmiş ya hadi neyse...)
7- mirkelam- her gece: bir gecede meşhur olan maratonların ustası kareli ceketin hastası mirkelam, klibin başında vitrin bakmaya çıkmış gibi yavaş yavaş yürürken ne olduysa birden hızlanır ve olaylar gelişir. hayır hiçbir şey gelişmez, saçmalamayın. mirkelam gideceği yere biraz daha erken varır o kadar.
6- gençkan- kendimi kontrol edemiyorum: bu klibin çoğu bünyelerce hatırlanacağını sanmıyorum ama bir kere izlemek ömr-ü billah gülmeye yeterli. klipte almancı görünümlü gençkan elinde bir ispanyol gitar tutmuş baş parmağıyla çalmakta ancak ne hikmetse gitardan elektro sesleri çıkmaktadır. bu ispanyol görünümlü elektro gitarın klibin başından sonuna kadar başrolde olmasının yanısıra arkada "banu alkan dansı" yapan çılgın gençliği görmek de mümkündür.
5- zerrin özer- paşa gönlüm: özer, "topla toplayabildiğin kadar ünlüyü" senaryolu klibiyle şu an nerede olduğunu hatırlamadığım meydanımsı bir yerde toplanmış ve herkese yeni çıkacak şarkısını söyletmiştir. bugün klip yeniden izlendiğinde o zamanın one-hit-wonder simalarını görmek ve üstelik o simaların metamorfoz öncesi hallerini incelemek büyük keyiftir. başlıca buharlaşanlar: ajlan-mine, erdal, jale.
4- emel müftüoğlu- hovarda: yine bir ünlü geçidinin hakim olduğu bu sekansta emel, zengin kazanovaya aşık olan hovarda, fakir bir genç kızı canlandırmaktadır. özellikle seray sever'in femme fatale görünümü ve kızıl saçları, emel'in seray'a ait göğüs görünümlü su toplarını gördükten sonra kendi göğsünü yoklaması ve vitrin camını kırıp her nasılsa içerideki dükkan sahibini uyandırmadan elbise (ç)aldıkan sonra sahibenin önüne şişenin içinde 500.000 eski tl. bırakması klibin en hatırlanmaya müsait parçalarıdır. o elbise ise günümüz parasıyla 50 kuruş etmeyecek çirkinlikte pembe- mor, salkım saçak bir elbiseydi...
3- burak kut- yaşandı bitti: amerika'da çekilmiş çılgın burat kut şarkısının bir o kadar heavy metal klibinde burak kut motorsikletli, kanı kaynayan bir gençtir; aşık olduğu kız ise mafya babası bir delikanlının sevgilisidir. adamın kızı ferrari'siyle alıp götürmeye kalktığı fakat burak kut'un kara şimşekvari motorsikletiyle arabanın üstünden atlaması kanımca en aksiyonlu türk sahnesidir, adrenalin pompalamaktadır.
2- sertab erener- sakin ol: sürrealistlikte sınır tanımayan sertab, rolleri sezen aksu, sezen'in oğlu mithatcan, neslihan yargıcı ve levent yüksel'le paylaşmaktadır. sertab geyşa gibi bembeyaz suratıyla insanları sakinleştirmeye uğraşmakta; sezen kaşları birleştirilmiş ve yüzüne kocaman bir ben kondurulmuş bet suratlı,evde kalmış, gelinlikli bakireyi canlandırmakta; levent yüksel oradan buradan çıkan deliyi oynamakta; neslihan yargıcı'nın sürekli etrafta dolaşıp durmasının nedeni anlaşılamamaktadır. fakat en müthişi mithat can'ın rapçi görüntüsüdür. mchammer pantolonlarından giymiş mithatcan her sahnede, evet her sahnede, rap yapmakta fakat figürünü hiç değiştirmemektedir. arkada olan bitenden bi haber mithatcan nasıl öyle sabit durmayı başarmış ilginç...
1- orhan atasoy- gemiler: şu dakikaya kadar güldük, eğlendik. ama bir numaraya oturan klip cidden fantastik olup bir o kadar da etkileyici olduğundan artık ceketlerin düğmelerini ilikleme sırası... klibin arka planında sokak arşınlayan siyah elbiseli sarışın bir kadın görülürken ön plandan gayler, lezbiyenler, hırsızlar, travestiler geçmekte, bu siyah elbiseli kadın ise gitgide soyunmaya başlayıp sonunda erkek kimliğini ortaya koymakta, makyajını silmekte ama yürümeye devam etmektedir. görüntüler beyoğlu'dur, görüntüler sokak kokar, görüntüler bu ana dek izlenmiş en müthiş türk klibinden çıkmadır ve asla unutulmaz. sonradan teoman'la tanınan ve sözleri değiştirilmiş olan bu şarkı ise yeniyetmelerin aksine orhan atasoy versiyonuyla ezbere bilinir.
jüri özel ödülü: bülent ersoy- hani bizim sevdamız/mazallah: bülent hanım"efendi" kronolojik sıralamaya göre ilk sırada yer alan "mazallah"ta süt banyosu yapan kleopatrayı canlandırmakta, "hani bizim sevdamız"da ise sevgilisine küsmüş kırılgan genç kız oluvermektedir. birincisinin yaptığı hasar çocukluğuma, ikincisininki ise gençliğime yöneliktir. affetmiyor yine de ödülümü esirgemiyorum.
sepet sepet yumurta, sakın beni unutma(yın)... hadi şimdi cehennem olun!
gece gece uykumdan uyandım, bir bardak su içip yeniden uzandım yatağa ve düşünürken düşünürken iş dönüp dolaşıp kendi mazime geldi, küçüldükçe küçüldüm zihnimde. işte o sırada aklıma "bizimkiler" ve tantanası düşüverdi. bir beyin fırtınası örneği okudunuz, bunu alana yanında kendi hatıraları da bedava...
bizimkiler, 80 kuşağının, az da doksanların, türk işi dallas'ıydı. ancak elbette bahsettiğim yalnızca popülerliği, yoksa şevket ile şükrü'nün şirketinin ceyar'ınkinin cirosu yanında mahalle bakkalı gibi kaldığı açık.
dizi, insanların iletişimini pencereden sürdürdükleri çok eski zamanlarda kalmış gibi; türkan hanım'ın çikolatalı kahvesinden içmeyi farz edinmiş, dedikoducu cafer, cafer'in kayınpederi halil (söyleyin kim hatırlamaz ki "halil pazarlama" melodisini), asker emeklisi kıvamındaki apartman yöneticisi sabri bey, karısı ayla hanım, ayla hanım'a platonik "yumuşak yumuşak ve dumkof halis",babası davut, annesi "nein davut!", horozu kolunun altında çöp kamyonu kaportanın üstünde "katil", katilin bir küs bir barışık ortağı "tak tak", pencere pervazı sarhoşu "benim adım cemil", sabri bey'le beraber en nefret edilen karakter olan ergun bey, ali, leyla hanım, bilge ve niceleri...
pazar günlerinin banyo sonrası keyfiydi bizimkiler; belki de çocukların ve ailelerin beraber izlediği, senelerce bayramlarla beraber ahalinin sahip olduğu tek gelenekti. anneye neden kahvaltıda hem çay hem de portakal suyunu aynı anda getirmediği sorulur, nazan'ın eve ayakkabıyla girilmesine izin vermesine şaşılır, sekreter demet'e ve şevket'in oğlu cem'e güzel-yakışıklı olduklarından dolayı hayranlıkla bakılır, dizideki tüm klişe cümleler art arda sıralanırdı dillerde. akıldan çıkmayan jenerik dahi televizyonun bir işe yaradığının en büyük kanıtlarındandır herhalde...
bizimkiler "çocuk olmak" demekti "çocuk kalmak" değil. kalabilseydim geçtiğimiz aylarda televizyonda yeniden izlediğim bir bölüm sonrası tiryakiliğim sürerdi. ama çiçek dalında, dizi yılında güzeldir. bazen çocukluğa kaçıp uykuyu kaçırmak da ancak böylesi anlarda keyiflidir.
13 Temmuz 2006
sırası geçse de yine de yazmaya değer birçok grup var hayatımda, bunlardan biri de uzun süredir kulağımda olup da bir türlü anlatmaya fırsat bulamadığım "the arcade fire".
kanada'nın soğuk havası sözlerinde gizli kocaman bir ailenin ortak projesi "the arcade fire". soyağacına bakacak olursak bir adet karı koca, birçok kuzen görebiliriz oluşumunda. onlardaki bu azmi gördükten sonra bi de bizim aileye bakıyorum, ellerine bi kaşık bi tencere alacak kadar müziğe yatkınlar işte, yoksa berklee vardı da biz mi okumadık yani değil mi efendim...
neyse geçtim tüm yazdıklarımı, yedi göbekten kurtuldum, the arcade fire'ın asıl ve iyi ki yaptıkları işe geldim... debut albüm "the funeral" benim gözümde best of niteliğinde aslına bakılırsa, albümde baştan sona cenazeyle karışık düğün havası hakim, ama işin en ilginç yanı her iki aktivitenin de evinizde yapılıyormuş gibi hissettirmesi... zaten bu melankolinin sırrı da the funeral'ın yapım aşamasında ailenin birçok ferdinin vefat etmesi. buna üzülmek mi yoksa albümün oluşumuna yaptıkları katkıdan dolayı içten içe (ve insanlık dışı elbette) sevinmek mi gerekir o sizlerin beyin jimnastiğiyle alakalı.
albümün en iyi şarkısı "laika" a.k.a "neighbourhood 2". şarkıda alexander adlı kardeşe gaz verme durumları sadece alex'i değil dinleyen herkesi ayağa dikiyor. siyah giyinmişseniz dans edemezsiniz demek değil herhal... tabii bir de bu neighbourhood serisinin 3 elemanı daha var, es geçmeyin. bunun dışında "haiti" ve "the crown of love" da yalınlıkları ve albümün cenaze kısmında bulunmaları ile takdire şayan. mendillerinizi hazırlayın, six feet under izlemişseniz aklınızda kalsın.
gelelim referans kısmına, burası bir hayli parlak. zira david bowie ve david byrne grubun sımsıkı takipçilerinden, hatta bowie'nin mazisi daha da eskiye dayanıyor öyle ki grubun meşhur olmadan çok önceki şovlarında neredeyse hiç yok yazılmamış. yeterli mi? bence işe alındılar.
şimdi gözüm yollarda yeni çıkacak notaların kanada'dan üflenmesini bekliyorum. bıraktığımızdan beri ölen kalan var mı bilinmez ama the arcade fire'ın daha çok canlar "yakacağı" kesin.
9 Temmuz 2006
PANDORA'NIN TIKA BASA DOLU KUTUSU
gün geçmiyor ki internet kapsamındaki müzik devrimlerine bir yenisi daha eklenmesin sayın okuyucular..."aya bassam bu kadar sevinmezdim hani" dedirtecek yepyeni bir site var şimdi sık kullanılanlar listemde: www.pandora.com
site daha açar açmaz ilk güzelliği yaparak hemen üyelik istemiyor yani deneme süreniz var fakat sanmayın ki para ödeyeceksiniz sonradan, sihirli sözcükler: tamamen bedava
ardından istediğiniz herhangi bir grup veya şarkı ismini verilen boşluğa yazıyorsunuz ve yazdığınız ismin müziğine benzeyen grup-şarkılar sapır sapır dökülmeye başlıyor. siz "aha bayıldım" veya "yok be bu neymiş" diyerek oy verebiliyor, şarkıları ortasında kesebiliyor ya da çıkan yeni grupla haşır neşir olabiliyorsunuz.
üstelik "helal"i hak edecek isimlere de bolca yer vermiş site... örneğin "suede" radyosu kurduğunuzda morrissey, bowie'nin yanısıra mooney suzuki, grant lee buffalo ve hatta bicycle çalıyor ki gidip yaratıcısını alnından öpmek geliyor içinizden. gelmiyorsa da gelecek... yazar sözü...
pandora.com, "last fm" ile karşılaştırılsa da ondan kat be kat daha iyi olduğu kesin zira daha eğlenceli ve daha özgür...
youtube.com'dan sonra nurtopu gibi yeni bir bağımlılığım oldu. eğer benden bir haftaya kadar haber almazsanız bilin ki kulaklıklarım arasında yitip gitmişimdir...
5 Temmuz 2006
indie müziğin 2000'lerde altın çağını yaşadığı ve yeni grupların patlamış mısır misali patlayıp durdukları aşikar... kabul, neredeyse hepsi "dandy look" kazanına düşüp takım elbiseler çekmiş üstüne, hepsi sigarasını red- kit gibi ağzının kenarında tutmakta. fakat "imaj hiçbir şeydir müzik her şey" desek de arada bir sezar'ın hakkını sezar'a vermek şart, aradan başını uzatan birkaç "iyi" grup yok değil, elefant gibi...
elefant, 2001 doğumlu ve yarışmamıza new york'tan katılıyor. ve yine hemşehrisi interpol gibi çevre illerde büyük ölçüde takip edilen bir grup. ama indie ve mekan hariç interpol'le bağdaştırılabilecek fazla ortak noktası bulunmamakta. elefant biraz daha acemi, biraz daha duygu işi, biraz daha 80'ler indie'si... biraz daha "komşu kızı" belki...
grubun ilk uzunçaları "sunlight makes me paranoid" orta karar bi albüm. misfit gibi merak uyandırıcı, sunlight makes me paranoid gibi ürkek şarkılar dinlenmeye değer, evet ama cd'yi müzikçalara ikinci kez yerleştirirken heyecan duymayacağınız kesin. yine de debut olarak kaydadeğer...
ikinci albüm "black magic show" ise üsttekine nazaran daha eğlenceli, daha sert, daha vurucu... özellikle "the clown" gerek sonlara doğru artan temposu (3.40 sonrası diyelim), gerek gitarla baterinin mükemmel uyumu ile sözlere kulak verdirmiyor bile. ki diego garcia (vokal-söz) fena söz yazarı sayılmaz hani... ya da ilk single "lolita", klişe de olsa hem nabakov'a güzel bir gönderme yapmakta hem de deliler gibi dans ettirmekte...
ham oldukları kesin ama ağızda ekşi bir tat bırakmıyor "elefant". geçmişi beş yıla dayanan gruplar içinde yıldız gibi parlıyor mu tartışılır, ama yine de dinlemeyen eksik kalır.
hadi kimse kalmasın, bir iki!!
2 Temmuz 2006
HANİ ALKIŞ? HADİ ALKIŞ!
küçükken bir şarkı vardı hazırlık sınıflarında söylenen: if you are happy and you know it clap your hands! şimdi bunun sonuna bir de "yeah!" nidası ekleyin ama içinizden gelsin; böylece mevzubahis grubumuzla tanışmış olacaksınız...
clap your hands say yeah, tıpkı arctic monkeys gibi myspace.com menşeili bir grup. internette bolca tıklanıyorsunuz, fanlarınız birikiyor ve kendinizi daha küçücükken koca bir dünya içinde bulup albüm kapağınıza bakakalıyorsunuz "bu ben miyim?" diye. şöyle düşünün: brooklyn'de köhne bir stüdyo dostça takılmaktasınız ve bir anda hızlı çekime sarılıyor her şey, dekor değişiveriyor ve bum! festivallerdesiniz... rüya gibi? internetin faydalarından biri... (bir diğeri ise şu anda beni okuyor olmanız- hin smayli)
grubun aynı adı taşıyan (havam olsun-self titled) albümüne bariz bir "eller havaya" teması hakim; fakat çocuklar eğlenceli, kanları kaynıyor ve bu, sizin de dansa kaldırılmanıza yol açıyor. ben grubu "over and over again (lost and found)" ile tanıdım ve hala albümdeki favori şarkım budur. şarkı, özellikle barındırdığı "you look like david bowie, but you've nothing new to show me" ayarı ile kalbimi attırmakta... müzik gitar tellerine iki üç vuruştan oluşurken vokal paul banks'in ian curtis- thom yorke arası gidip gelen ve fakat su gibi akıp giden, yağ gibi kaygan vokali üstte- altta- her yerde göz doldurmakta... basit müzik kabul ama akılda kalması yanımıza kar...
albümün diğer güzellikleri "in this home on ice", "skin of my yellow country teeth" ve "gimmie some salt"... ingilizce biliyorsanız arkadaşların isim bulmada ne kadar yaratıcı olduklarını saatlerce tartışabiliriz ve sizi fena ikna ederim. "tuzu uzatsana" diye şarkı yapan bir grubu alır başımın üstüne koyarım...
neticede clap your hands say yeah'i alkışlıyor ve "aha indie budur!" diyorum. ikinci albümle beraber patlamalarının nebula etkisi yapmasını dileyerek ülkemize de uğramalarını temenni ediyorum. bir diliyorum bir temenni ediyorum, farkındayım abartıyorum.
ama severim kerataları, insan sevdiğinin daha da meşhur olmasını istemez mi?
